Hard & Negri “İmparatorluk”

Bu kitap çağdaş, küreselleşmiş bir dünyada genel bir iktidar teorisi kaleme almayı amaçlamaktadır. Bu kitap, karşılıklı olarak birbirini ima eden iki kavramın etrafında dönmektedir: imparatorluk ve çokluk. Yazarlar imparatorluk terimini çağdaş küresel düzeni adlandırmak için, emperyalizm terimine karşı kullanmışlardır.

Okunması hiç de kolay olmayan bir kitap olduğu başından itibaren yapılan bir eleştiridir. İmparatorluk, sadece nitelikli bir azınlık tarafından anlaşılabilecek şekilde tasarlanmış seçkinci elitist bir akademik tarzda yazılmıştır. Konu ve kitabın bakış açısı zaten işi zorlaştırmakta, ama neredeyse yazarlar da bu çapraşıklıktan zevk almaktadırlar; bunun en basit örneği yeterli bir çeviri veya açıklama bile yapılmadan yaygın olarak kullanılan Latince alıntıların çokluğudur.

Negri ve Hardt, İmparatorluğu yönetici sınıfların geleceği yönelik bir planı veya bunun parçası olan bir komplo olarak sunmuyorlar. Aksine, onun zaten vücuda gelmiş olduğunda ısrar ediyorlar. . Emperyalizmin tamamıyla sınırlarla ve emperyalist ülkenin yerkürenin belirli kısımları üzerindeki hâkimiyetini genişletmesiyle ilgili olduğunu söylerler. İmparatorluğun, ABD tarafından kontrol edilen bir süreç olduğu ve hatta ABD merkezli olduğu fikrini de reddederler. Bunun yerine, imparatorluğun “bütün bir küresel alanı devamlı surette kendi büyümekte olan sınırlarının içine dahil eden merkezsizleşmiş ve yerelden soyutlayan bir aygıt” olduğunu öne sürerler. Buradaki fikir, İmparatorluğun komuta merkezi haline gelen herhangi tek bir kurum, bir ülke veya bir yerin mevcut olmadığı fikridir. Daha ziyade, Birleşmiş Milletler gibi resmi gücü olanlardan; şirketler, askeriye ve daha az ölçüde olmak üzere dünya halklarının yanı sıra Dünya Ekonomik Forumu gibi daha az resmi güçlere kadar çeşit çeşit küresel organın, erkin küresel dağılımı ağını örgüsünü oluşturacak bir karşılıklı etkileşim içinde olduğu bir sistemdir. Bu ağın bir merkezi yoktur ve hiçbir ülkede üstlenmez, aksine küresel olarak yayılmıştır. İnternet, bu tip bir erk dağılımının açık bir benzeridir. Onun geleceği üstüne kararlar alınsa da ve gerçekte ulusal hükümetler, hizmet sağlayıcıları ve sanal ortam sansür yazılımları aracılığıyla üstünde kontrol uygulansa da, hiçbir belirli bir organ onu internet ağını kontrol etmemektedir. Okullar belirli web sitelerine erişimi kısıtlıyorlar, işverenler çalışanlarının elektronik posta mesajlarını takip ediyorlar, ebeveynler ve bazen de kütüphaneler bazı enformasyon çeşitlerine erişimi engellemek için sanal ortam sansür programları kullanıyorlar.

 

İmparatorluk kavramı öncelikle üç temel özelliğiyle ayırt edilir: birincisi, imparatorluğun karma bir kuruluş yapısı vardır; yazarlar iyi bir örnek olduğunu düşündükleri Antik Roma İmparatorluğu’nu analiz için model almışlardır. Antik Roma İmparatorluğu üç temel pozitif yöneyim biçiminin (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) birlikte aynı düzen içinde işlev gördüğü anlamında karma bir kuruluşa sahipti. İkinci olarak, imparatorluk bir iktidar merkezinin yokluğuyla tanımlanır; yani yazarların bahsettiği imparatorluğun Roma’sı yoktur. Bu oldu, iktidarın karma kuruluş yapılarının çeşitli katları arasında dağılmış olduğu anlamındaki ilk unsurun sonucudur. Son olarak, imparatorluk artık dışarısının olmayışıyla tanımlanır. Diyebiliriz ki, imparatorluk kavramı her zaman sınır tanımayan bir yönetimi ima etmiştir ve ancak bugün bu koşul gerçekleşmektedir.

İmparatorluk karşısındaki yeni alternatifler çokluktan doğacaktır; bu, yazarların öne sürdükleri ikinci temel kavramdır. Çokluk kavramı halk kavramıyla karıştırılmamalıdır. Halk birlik oluşturan bir nüfusu temsil ederken, çokluk indirgenemez ve çok boyutludur. Ayrıca çokluk kavramı güruh, kalabalık ve kitleyle de karıştırılmamalıdır. Güruh, kalabalık ve kitle gerçektende çok boyutluluk özelliği taşır ama üçü de edilgen öznedir. Aslında özellikle edilgen oldukları ve bu yüzden kolaylıkla güdümlenebildikleri için tehlikeli oldukları düşünülür. Buna karşılık, çokluk etkin bir boyutluluktur ve bu yüzden otonomiyi ve nihayet demokrasiyi başarma yeteneğine sahiptir. Kavramsal düzeyde yeterince açık olabilir ama kimdir bu çokluk? Yazarlar bu soruyu yanıtlamak için ise çağdaş emek biçimleri ve bölünmeleri irdelemeye girişerek başlamışlardır. Çünkü emek öznesinin gerçekliği bize ilk ampirik çokluk tanımını verir. Çokluk nasıl ortak davranır? Çokluk emperyal iktidarın çağdaş biçimlerine nasıl karşı koyar ve nasıl bir alternatif getirebilir? Bu kitabın basımından beri üzerinde çalışılan sorulardır bunlar.

ABD imparatorluk içinde ayrıcalıklı bir konum işgal ediyor, ama bu, eski Avrupalı emperyalist güçlerle olan benzerliklerden değil, farklılıklarından gelmektedir. Bu farklılıklar ABD kuruluşunun kelimenin tam anlamıyla emperyal olan (emperyalist değil) temel ilkelerine yakından baktığımızda tüm çıplaklığıyla görülebilir; burada “kuruluş” derken hem çeşitli düzenlemeleri ve yasal aygıtlarıyla birlikte yazılı belge olarak resmi kuruluşu hem de toplumsal güçler bileşiminin sürekli olarak oluşumu ve yeniden oluşumu olarak maddi kuruluşu kastedilmektedir.

Yazarlar burada imparatorluk sözcüğünü mecazi anlamda değil, asıl olarak teorik yaklaşım gerektiren bir kavram olarak kullandıklarını söylemişlerdir. İmparatorluk kavramı temelde sınırların yokluğuyla nitelenir: imparatorluk yönetiminin ucu bucağı yoktur. Demek ki, imparatorluk kavramı her şeyden önce uzamsal bütünlüğü etkili bir biçimde kuşatan, daha doğrusu bütün uygar dünyaya hükmeden bir rejim demektir. Toprak temelli hiçbir sınır onun hükümranlık alanını kısıtlayamaz. İkinci olarak imparatorluk terimi fetihler sonun ortaya çıkmış bir rejimi değil, tarihi etkili bir biçimde askıya alan ve böylelikle mevcut durumu ebedi kılan bir düzeni vardır. Üçüncüsü ise imparatorluk yönelimi toplumsal dünyanın derinliklerine uzanan toplumsal düzenin itim katlarıyla faaliyet yürütür. İmparatorluk bir toprak parçasını ve bir nüfusu yönetmekle kalmaz, bizatihi içinde yaşandığı dünyayı yaratır. İmparatorluk insan ilişkilerini düzenlemekle kalma, doğrudan insan doğası üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışır. İmparatorluk pratiği sürekli olarak kanla yıkanmakla birlikte, imparatorluk kavramı kendini hep barışa adamıştır.

İlk iş olarak bugün biçimlenmekte olan düzenin kuruluşunu kavramak önemlidir. Ancak yazarlar ta baştan bu düzene ilişkin, yelpazenin iki ucunda yer alan, iki yaygın anlayışı saf dışı bırakarak başlıyorlar işe. Anlayışlardan birine göre, sanki bu düzen dünya piyasasının doğal ve tarafsız gizli eli tarafından yönetilen uyumlu bir konsermiş gibi, tam anlamıyla heterojen olan küresel güçlerin karşılıklı etkileşimi sonucu her nasılda kendiliğinden doğar; ikinci anlayışa göre ise tek bir iktidar ve küresel güçlere aşkın tek bir merkezi akıl tarafından dayatılan bir düzen vardır, bu düzen bilinçli ve kapsamlı planlarıyla tarihsel gelişmenin çeşitli aşamalarına yön verir.

Yazarlar öncelikle Tüzel İmparatorluk kavramının soyağacına bakmıştır. Kavramı en azından Antik Roma dönemine kadar uzanan, asıl olarak Avrupa’ya ait, uzun bir gelenekten devraldık.

Burada bahsedilen imparatorluk kavramı şöyledir: imparatorlukta barış vardır, imparatorlukta bütün insanlar için adalet garantisi vardır. İmparatorluk kavramı tek bir şefin, toplumsal barışı idame ettiren ve onun etik hakikatlerini üreten birleştirici bir gücün yönettiği küresel bir konser olarak tasavvur edilir. Ve bu tek güç amaçlarına ulaşmak için, mecbur kaldığında, sınırlarda barbarca içerde de asillere karşı “haklı savaşlar” yürütmek için gerekli kuvvetlerle donatılmıştır. İmparatorluk tarihsel zamanı tüketir, tarihi askıya alır ve kendi etik düzeninde geçmiş ve geleceği bir araya getirir. Başka bir ifadeyle imparatorluk kendi düzenini daimi, ebedi ve zorunlu olarak sunar.

İmparatorluk kavramının yeniden doğuşunun bazı önemli belirtileri vardır. Bir belirti “haklı savaş” kavramına yeniden ilgi duyulması ve kavramın etkili hale gelmesidir. Geleneksel olarak bu kavram şu fikre dayanır: bir devlet toprak bütünlüğünü ve politik bağımsızlığını tehlikeye sokan bir saldırı tehdidiyle yüz yüze kaldığında savaş yapma hakkına sahiptir. Geleneksel haklı savaş kavramı savaşın sıradanlaştırılmasını ve etiğe uygun bir araç olarak onaylanmasını gerektirir. Haklı savaş daha çok kendi kendini haklılaştıran bir eylem haline gelmiştir. Bu kavram iki farklı ögeyi bir araya getirmiştir: ilki etik olarak temellendirdiği oranda askeri aygıtın meşruluğu ve ikincisi, istenen düzeni ve barışı gerçekleştirmek için askeri eylemin etkililiği. Bu iki ögenin sentezi aslında imparatorluğun temelini ve yeni geleneğini belirleyen anahtar bir unsur olabilir. Günümüzde düşman, tıpkı savaş gibi, aynı anda hem sıradanlaştırır (polis baskısının bir nesnesine indirgenir) hem de mutlaklaştırır. Haklı savaş kavramının yeniden canlanışı imparatorluğun ortaya çıkışının sadece bir belirtisi olabilir; ama akla çok şeyi getiren ve güçlü bir belirtidir.

İmparatorluk kendi iradesiyle doğmuş değildir, aksine var olması istenmiş ve çatışmaları çözme kapasitesi temelinde kurulmuştur. Machiavelli’den hareketle denilebilir ki, imparatorluğun yayılması çözmeyi amaçladığı çatışmaların iç seyrine bağlıdır. O halde imparatorluğun ilk görevi kendi iktidarını destekleyen konsensüsler alanını genişletmektir.

Tüzel açıdan baktığımızda imparatorluğun ideal yaratılış unsurlarından bazılarını yakalayabiliriz, ama tek başına bu açıdan emperyal makinenin fiilen nasıl harekete geçirildiğini anlamak imkânsız değilse bile zordur. Foucault’un çalışmaları her şeyden önce toplumsal biçimlerdeki tarihsel, çağcıl geçişi; disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçişi anlamamıza imkân verir. Bu topluma işlerlik kazandırmak ve onun içleme ve/veya dışlama mekanizmalarına itaati sağlamak toplumsal alanın yapısını belirleyen disiplin “gerekçesi” için yeterli mantıkları sunan disiplin kurumları (hapishane, fabrika, tımarhane, hastane, üniversite, okul vb.) vasıtasıyla başarılır. Disiplinci iktidar aslında düşünce ve pratik sınırlarını ve parametrelerini belirleyerek, normal ve/veya sapkın davranışları tarif edip yaptırıma tabi kılarak yönetir. Buna karşın (modern dönemin son döneminde gelişen ve postmodern döneme açılan) kontrol toplumu dediğimizde komuta mekanizmalarının giderek daha fazla “demokratik”, giderek daha fazla toplumsal alana içkin hale geldiği, yurttaşların beyinleri ve bedenleri üzerinden dağıtıldığı bir toplum anlaşılır. Yönetim için uygun toplumsal bütünleşme ve dışlama davranışları böylelikle giderek daha fazla öznelerde içselleşmiştir. İktidar artık doğrudan beyinleri (refah sistemleri, enformasyon ağları vb. içinde) ve bedenleri (iletişim sistemleri, gözetim altındaki etkinlikler vb. içinde) yaşama duygusundan ve yaratma arzusundan otonom bir yabancılaşma durumuna getirerek örgütleyen mekanizmayla çalışır. Kontrol toplumu, demek ki ortak ve gündelik pratiklerimizi içsel olarak canlandıran normalleştirici disiplin aygıtlarının güçlendirilmesi ve genelleştirilmesi olarak tanımlanabilir; ama disiplinin aksine bu kontrol mekanizması esnek ve değişken ağlar yoluyla toplumsal kurumların yapılaşmış alanı dışına da pekâlâ uzanabilir.

Foucault’un eserleri yeni iktidar paradigmasının biyo-politik doğasını anlamamıza da imkân verir. Biyo-iktidar toplumsal hayatı, onu izleyerek, özümleyerek ve yeniden eklemleyerek, içten düzenleyen bir iktidar biçimidir. Foucault’un dediği gibi, “Hayat artık… iktidarın bir nesnesi haline gelmiştir”. Bu iktidarın en önemli işlevi hayatı bütün yönleriyle kuşatmaktır ve asli görevi de hayatı yönetmektir. O halde biyo-iktidar iktidardakiler için asıl meselenin bizatihi hayatın üretimi ve yeniden üretimi olduğu bir durumu anlatır.

Disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçişte yeni bir iktidar paradigması gerçekleşir; ki bu paradigma, toplumu biyo-iktidar alanı olarak görür. Disiplin toplumunda, bireyler iktidar arasındaki ilişki statikti: iktidarın disiplinci yayılması bireyin direnişiyle karşılaşıyordu. Buna karşılık, iktidar bütünüyle biyo-politik hale geldiğinde, bütün toplumsal bünye iktidar mekanizması tarafından tasarlanır ve onun virtüelliği çerçevesinde gelişir. İktidar böylelikle insanların bilincinin ve bedenlerinin -aynı zamanda bütün toplumsal ilişkilerin- derinliklerine işleyen bir kontrol mekanizması olarak kendini gösterir. Kontrol toplumu ve biyo-iktidar kavramlarının ikisi de imparatorluk kavramının merkezi özelliklerini betimlemektedir.

Bu yeni meşruiyet çerçevesi meşru kuvvet kullanımın yeni biçimlerini ve yeni eklemlenişlerini kapsamaktadır. Oluşum sürecinde, bu yeni iktidar bir yanda meşruiyet temelleri kurulurken aynı zamanda kuvvetin ne denli etkili olduğunu da göstermelidir. Aslında yeni iktidarın meşruiyeti kısmen kullandığı kuvvetin etkililiğine doğrudan dayanmaktadır. Müdahaleler, sürekli olarak yapılsa bile, her zaman istisnaidir: polis eylemleri biçimini alır, çünkü iç düzeni korumayı amaçlar. Dolayısıyla müdahale, polis eylemleri yoluyla imparatorluğun ahlaki, normatif ve kurumsal düzenine doğrudan katkıda bulunan etkili bir mekanizmadır.

Hegel’e bakarak söyleyecek olursak, imparatorluğun kuruluşu kendi için değil kendinde iyidir. Ne var ki imparatorluğun kendinde iyi olduğunu söylemek kendi için iyi olduğunu söylemek değildir. İmparatorluk kolonyalizm ve emperyalizmin sona erdirilmesinde bir rol oynamış olabilir, ama imparatorluk bir çok bakımdan yıktığı rejimlerdekinden çok daha acımasız bir sömürgeye dayalı kendi iktidar ilişkilerini de kurar. Hardt ve Negri tıpkı Marx’ın kapitalizmin kendinden önceki toplum biçimleri ve üretim tarzlarından daha iyi olduğunu vurguladığı anlamda imparatorluğun daha iyi olduğunu iddia etmilerdir.

 

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s